Ana Sayfa (Kitap) » Her Hafta Bir Yazı
Haftanın Yazarı


Duygu Asena
Haftanın Çevirmeni


Mîna Urgan
Her Hafta Bir Yazı
Mandarinler
Simone de Beauvoir



[okumak için tıklayınız]
Her Hafta Bir Yazı Her Hafta Bir Yazı

Mandarinler

Simone de Beauvoir


 

Ertesi sabah radyo Alman yenilgisini doğruladı. Henri çalışma masasına otururken kendi kendine “Gerçekten de barış başlı­yor,” diye yineledi. “Nihayet yazabileceğim.” Kararını verdi: “Bun­dan sonra artık yazı yazmaya bakacağım.” Ne yazacaktı ama? Doğrusu bilmiyordu ve bu durum da hoşuna gidiyordu; eskiden buna daha rahat karar verebiliyordu. Oysa bu kez, okuyucuya bir dosta seslenir gibi, önceden hiçbir şey tasarlamadan yazmak istiyordu ve belki bu sayede fazla özenle yazılmış diğer tüm kitaplarında söyleyemediği her şeyi anlatabilecekti. Sözcüklerle dile getirilmek istenip de kaybolup giden onca şeyi! Başını kaldırıp camın ardında yükselen dondurucu gökyüzüne baktı. O sabahın boşa harcanıp gideceğini düşünmek ne kadar da üzücüydü; her şey öyle anlamlı gibi görünüyordu ki o sabah: Bembeyaz kâğıtlar, yayılan tütün, alkol kokusu ve yandaki kafeden yükselen Arap müziği... Notre Dame tıpkı gökyüzü gibi soğuktu, daracık sokağın ortasında bir sokak serserisi dans ediyordu. Yakasına horoz tüyleri takmıştı. Bayramlık giysilerini giymiş iki kız onu gülerek seyrediyordu.

Noeldi o gün! Alman ordusunun bozgun haberi gelmişti. Bir şeyler yeniden başlayacaktı. Evet, Henri dört yıl, hatta otuz yıl boyu elleri arasından kayıp giden tüm bu günleri telafi etmeye çalışacaktı; tamam, her şeyi söylemek mümkün değildi, ama kendi yaşamının gerçek tadını aktarmaya çalışabilirdi. Her yaşamın kendine özgü bir tadı vardı ve bu söylenemiyorsa yazı yazmaya değmezdi. “Tüm sevdiklerimden, kim olduğumdan söz etmek örneğin...” Bir buket çiçek çizmeye koyuldu. Aslında kimdi o? Uzun süren boşluk döneminden sonra kiminle karşılaşacaktı acaba? İnsanın kendi kendini tanımlaması ve sınırlarını belirlemesi zordu. Bir siyaset tutkunu, fanatik bir edebiyatçı değildi. Genelde çok heyecanlı bir insan sayılmazdı; kendini daha çok sıradan biri hissediyordu. Ama bu, onu rahatsız etmiyordu. Kendinden içtenlikle söz edebilen herkes gibi bir insandı işte; herkes adına ve herkes için konuşabilecek biri... İçtenlik! Hedeflemesi gereken tek özgünlük bu olmalıydı. Kendine koyacağı tek kural... Çizdiği bukete bir çiçek daha ekledi. İçten davranmak pek o kadar da kolay değildi. Bunun bir tür günah çıkartmaya dönüşmesini istemiyordu. Hem roman demek yalan demekti. Ama bunu daha sonra düşünürdü. Şimdilik, sorunlara boğulmamak en önemlisiydi; rastgele yola çıkarak herhangi bir şekilde başlamak daha iyiydi: Ay ışığında El Oued bahçelerinden başlayabilirdi belki. Kâğıt önünde bomboştu ve bundan yararlanıl­malıydı.

Şu meşhur romanına başladın mı?” diye sordu Paule.

Bilemiyorum.”

Nasıl bilemezsin! Ne yazdığını bilmiyor musun yani?”

Kendi kendime bir sürpriz hazırlıyorum,” dedi Henri gülerek.

Paule omuzlarını silkti. Oysa doğruydu; bilmek istemiyor­du; yaşadığı bir yığın şeyi kâğıt üzerine öylesine not alıyordu. Çok eğleniyordu ve bundan daha fazlasını da istemiyordu. Na­dine’le buluşmaya gittiği akşam, çalışmasına istemeye istemeye ara vermişti. Paule’e Scriassine’le çıktığını söylemişti. Geçen son yıllarda dürüstlük ilkesinden biraz uzaklaşmıştı. Basit sözcüklerdi oysa: “Nadine’le çıkıyorum.” Ama bu, o kadar çok soruya ve yoruma yol açardı ki, başka sözcükler söylemeyi yeğlemişti; biraz da yeğeni gibi gördüğü, pek güzel olmayan bir kızla çıktığını gizlemek gerçekten anlamsızdı. Kaldı ki onunla randevulaşmış olması daha da anlamsızdı. Bar Rouge’un kapısını itti ve Lachaume ile Vincent’ın arasında oturan Nadine’e yaklaştı.

Kavga falan yok mu bugün?”

Hiç olmadı,” dedi Vincent öfkeyle.

Gençler, kırmızılara bulanmış, koridor gibi upuzun bu yerde arkadaşlarıyla buluşmak için değil de, karşıt fikirde olanlarla boy ölçüşmek için toplanıyorlardı. Tüm politik oyunlar burada hazırlanırdı. Henri sık sık uğrardı buraya; şimdi de Vincent ve Lachaume’la birlikte bir yandan gelip geçenleri seyrederken şuradan buradan konuşmayı çok isterdi. Ama Nadine hemen ayağa kalktı.

Beni yemeğe götürüyor musunuz?”

Bunun için geldim.”

Dışarısı karanlıktı; kaldırım buz tutmuş bir çamurla kaplıydı. Ne yapacaktı Nadine’le! “Nereye gitmek istersiniz?” diye sordu. “İtalyan’ın yerine mi?”

Olur, oraya gidelim.”

İtirazcı bir tip değildi Nadine; masa seçimini Henri’ye bıraktığı gibi yemek olarak da onun gibi peperoni ile ossobuco sipariş etti kendine. Henri’nin her dediğini uysal, tatlı bir ifadeyle onaylaması kısa bir süre sonra Henri’yi kuşkulandırdı. Nadine aslında onu pek dinlemiyordu. Başını gülümseyerek tabağına eğmiş, acele acele yemeğini yiyordu. Henri sustuğunda bunu fark etmemiş gibi davrandı. Son lokmasını bitirdikten sonra kaba bir el hareketiyle ağzını sildi:

Ya şimdi, beni nereye götüreceksiniz?”

Caz müziğini sevmiyorsunuz, dansı da...”

Hayır.”

Öyleyse Tropique du Canser’e gidebiliriz.”

Matrak bir yer mi?”

Siz matrak gece kulübü gördünüz mü hiç? Tropique en azından sohbet etmeye uygundur.”

Nadine omuz silkti. “Sohbet etmek için metro bankları var.” Sonra yüzü yeniden aydınlandı. “Sevdiğim bir iki gece kulübü var. Hani, şu çıplak hatunların boy gösterdikleri.”

İnanmam! Gerçekten hoşunuza gider mi bu tür yerler?”

A, tabii! Aslında Türk hamamları daha eğlenceli olur, ama kabareler de fena sayılmaz hani.”

Sizde biraz sapıklık filan yok ya!” dedi Henri gülerek.

Olabilir... Daha iyi bir öneriniz var mı?”

Ne genç bir kız, ne de tam bir kadın sayılamayacak bu tuhaf kızla birlikte gidip çıplak kadınları seyretmek! Bundan daha münasebetsiz bir şey düşünülemezdi; ne var ki şu veya bu şekilde Henri, onu eğlendirme işini üstlenmişti bir kere. Ama aklına hiçbir şey gelmiyordu. Chez Astarte Kulübü’ne gidip bir şampanya ısmarladılar kendilerine. Salon henüz boştu; barın etrafında konsomatrisler sohbet ediyorlardı. Nadine uzun uzun süzdü onları.

Ben erkek olsaydım her akşam değişik bir kadın götürürdüm evime!”

Her akşam değişik bir kadın mı! Sonuçta aynı şey.”

Hiç de değil; şuradaki ufak tefek esmere bakın bir; sonra da şu kızıl saçlı takma göğüslü kadına... Giysilerini bir yana bırakırsak farklı değiller mi sizce?” Elini çenesine koyup Henri’ye baktı: “Kadınlarla eğlenmesini sever misiniz?”

Bu şekilde, hayır.”

Nasıl yani?”

Yani güzel olanlarını seyretmeyi, onlarla dans etmeyi ya da sohbet etmeyi severim.”

Ben gevezelik için erkekleri seçerim.” Bakışları kuşku doluydu: “Peki, neden beni davet ettiniz? Güzel değilim, kötü dans ederim, konuşmasını da pek bilmem!”

Henri gülümsedi: “Unuttunuz mu? Sizi hiç davet etmiyo­rum diye sitem etmiştiniz.”

Bir şeyi yapmadığınız için size sitem edildiğinde, hemen yapar mısınız?”

Peki ya siz? Neden kabul ettiniz davetimi?”

Kız, bunun üstüne ona öyle çocukça bir meydan okumayla baktı ki Henri şaşırıp kaldı; gerçekten de Nadine Paule’ün dediği gibi, her gördüğü erkeğe böyle pas verir miydi?

Hiçbir şeyi asla geri çevirmemeli insan,” dedi sonra Nadine kasıntılı bir havayla.

Bir süre sessiz kaldılar. Nadine şampanya bardağını hafifçe tıkırdattı. Sonra da zoraki bir sohbet başladı aralarında. Ara ara Nadine susuyor, Henri’ye gücenmiş bir şekilde bakıyordu. “Herhalde onu alıp yatağa atacak değilim,” diye düşündü Henri. Onu tam olarak beğeniyor sayılmazdı; küçüklüğünden beri tanıyor­du, fazla kolay olurdu bu. Ayrıca babası açısından da rahatsızlık duyardı. Aralarına çöken sessizliği dağıtmaya çalıştı, ama Nadine iki kez kasıtlı olarak esnedi. Doğrusu Henri de sıkılıyordu. Pistte dans eden birkaç çift vardı. Özellikle de Amerikalılar ve konsomatrisler; bir iki tane de taşralı işadamı ve metresi. Kızlar gösterilerini bitirir bitirmez, hemen kalkıp gitmek niyetindeydi. Sonunda kızlar göründüğünde, Henri de rahatlamıştı. Altı kişiydiler; pullarla işlenmiş slip ve sütyen giymişlerdi, başlarında ise Fransız ve Amerikan bayraklarının renginde silindir şapkalar vardı. Vasat dans ediyorlardı ve alımsızdılar... Fazla çekiciliği olmayan bir gösteriydi bu, ne de bir esprisi vardı! Nadine acaba neden bu denli neşeli görünüyordu? Kızlar sütyenlerini çekip de parafinle dikleştirilmiş göğüsleri ortaya çıkınca, Nadine Henri’ye göz ucuyla kurnaz bir bakış attı: “Hangisini daha çok beğendiniz?”

Al birini vur ötekine!”

Soldaki sarışının göbeği harika değil mi sizce?”

Ama suratı berbat!”

Nadine sustu; kadınları bilmiş bilmiş inceliyordu.

Kızlar çıkardıkları sliplerini bir elleriyle sallayarak, diğerleriyle ise üç renkli şapkalarını göbeklerinin altında tutarak geri geri salondan çıktıklarında Nadine sordu:

Yüz güzelliği mi, yoksa vücut güzelliği mi önemli sizce?”

Duruma göre değişir.”

Mesela!”

Bütün olarak bakmak lazım. Biraz da zevklere bağlı.”

Sizce kaç puan alırım ben?”

Henri onu tepeden tırnağa süzdü: “Size bunu üç dört yıla kadar söylerim. Henüz tamamlanmış sayılmazsınız.”

İnsan ancak öleceği an tamamlanmış sayılır,” dedi Nadine küskün bir sesle. Bakışlarını salonda gezdirdi. Üstünde sıradan siyah bir giysiyle barda duran zavallı görünümlü bir dansöze takıldı gözü:

Hüzünlü olduğu apaçık, onu dansa kaldırsanıza.”

Bu, onun tasasını dağıtmaz.”

Arkadaşlarının dostları var. Bu ise köşede kalmış... Haydi dansa kaldırın onu, sizin için ne fark eder!” diye atıldı Nadine aniden; sesi yumuşamıştı: “Sadece bir kez!” O kadar üsteliyordu ki!

Madem bu kadar istiyorsunuz...”

Sarışın kız isteksizce ardından piste doğru ilerledi; sıradan, kuş beyinli biriydi. Nadine’in onunla neden bu denli ilgilendiğini anlamıyordu. Aslında kaprisleri Henri’nin canını sıkmaya başlamıştı. Masaya döndüğünde Nadine iki şampanya kadehini de doldurmuş, onu düşünceli bir ifadeyle seyrediyordu.

Çok iyisiniz!” dedi tatlı bir sesle, sonra aniden gülümsedi:

Sarhoş olduğunuzda matraklık yapar mısınız?”

Evet.”

Ya çevrenizdekiler ne düşünürler?”

Sarhoş olduğum zaman ne düşündükleri pek umurumda olmaz.”

Nadine şampanya şişesini işaret etti: “Haydi, kafayı çekin biraz.”

Şampanyayla pek sarhoş olmam ben.”

Sarhoş olmadan kaç kadeh içebilirsiniz?”

Bir sürü.”

Üçten fazla mı?”

Tabii!”

Nadine inanmamış bir ifadeyle bakıyordu. “Bunu görmek isterdim doğrusu. Bu iki kadehi üst üste bir dikişte içeceksiniz ve hiçbir şey olmayacak, öyle mi?”

Hiçbir şey.”

Hadi öyleyse...”

Neden yapalım bunu?”

İnsanlar bu tür şeylerle hep böbürlenirler; onları bazen köşeye kıstırmak gerekir.”

Bundan sonra da amuda kalkmamı istersiniz herhalde!”

Ondan sonra evinize döner yatarsınız. İçin haydi arka arkaya.”

Kadehlerinin birini diktiği anda midesinin içinde bir darbe hissetti; Nadine diğer kadehi de eline tutuşturdu:

Arka arkaya demiştik!”

Daha sonra, yatakta çıplak bir kadının yanında, aynı durumda yatar buldu kendini. Kadın onu saçlarından tutmuş sarsıyordu. “Orada kim var?” diye mırıldandı.

Nadine! Haydi uyan, geç oldu.”

Gözlerini açtı; elektrikler yanıyordu, tanımadığı bir otel odasındaydı; evet resepsiyonu, merdivenleri anımsıyordu; buraya gelmeden önce şampanya içtiğini de... Başı ağrıyordu.

Ne oldu? Anlamıyorum.”

Şampanyaya yetmiş derecelik bir konyak ilave edilmişti!”

Şampanyanın içine konyak mı doldurdun?”

Biraz! Amerikalıları sızdırmak istediğim zaman çevirdiğim bir numara bu.” Gülümsedi: “Seni elde etmenin tek çaresi buydu!”

İstediğin oldu, öyle mi?”

Denilebilirse!”

Elini başına götürdü: “Hiçbir şey hatırlamıyorum.”

Oh, hatırlanacak çok şey oldu.”

Yataktan fırladı, çantasından bir tarak çekti ve aynalı dolabın önünde çıplak bir şekilde durup taranmaya başladı; ne kadar taze ve diriydi vücudu! Gerçekten de bu yuvarlak omuzlara, narin göğüslere, ince gövdeye sarılmış mıydı? Nadine, onun bu bakışını yakaladı: “Bana öyle bakma!” Kombinezonunu aceleyle kapıp giydi.

Çok güzelsin!”

Saçmalama,” dedi Nadine kurumlu bir sesle.

Neden giyiniyorsun, gel biraz.”

Nadine başıyla hayır işareti yapınca, Henri biraz kaygıyla sordu: “Başıma kakacağın bir şey mi oldu yoksa? Sarhoştum, biliyorsun!”

Nadine yatağa yanaşıp Henri’nin yanağına bir öpücük kondurdu: “Harikaydın. Ama tekrar etmeyi sevmem, aynı gün olmaz,” dedi uzaklaşırken.

Hiçbir şey hatırlayamamak gerçekten kötüydü; Nadine soket çoraplarını giyiyordu, Henri kendini, çarşafın altında, çıplak yatmaktan rahatsız hissetti:

Kalkıyorum, arkanı dön.”

Dönmemi mi istiyorsun?”

Lütfen!”

Nadine cezaya yollanan okul çocuğu gibi köşeye gitti, elleri arkasında, sırtı dönük bekledi. Hemen ardından da alaycı bir sesle sordu: “Tamam mı?”

Tamam,” Henri kemerini takıyordu.

Nadine ona eleştiren bir bakış attı.

Ne anlaşılmaz bir insansın,” dedi.

Ben mi?”

Yatağa girmen de, çıkman da bir olay.”

Senin yüzünden başım ne biçim ağrıyor bir bilsen!”

Bir daha sevişmek istememesine üzülmüştü. Güzel bir vücudu vardı. Tuhaf bir kızdı ama.

Montparnasse Garı’nın hemen yanındaki Kafe Biard yavaş yavaş canlanıyordu. Ismarladıkları kahveler gelince Henri neşeyle sordu: “Söyle bakalım, benimle yatmakta neden bu kadar ısrar ettin?”

Seni daha yakından tanımak için.”

Hep böyle mi tanışırsın sen?”

Biriyle yattığın zaman aradaki mesafe kalkıverir. Şimdi eskisinden çok daha rahat değil miyiz?”

Aradaki mesafe kalktı yani!” dedi Henri gülerek. “Ama beni yakından tanımayı neden bu kadar çok istiyordun?”

Beni sevimli bulman için.”

Seni çok sevimli buluyorum zaten.”

Nadine yarı muzip, yarı kaygılı bir ifadeyle baktı: “Beni Portekiz’e götürecek kadar sevimli bulmanı istiyorum.”

Demek mesele buydu!” Elini Nadine’in koluna koydu: “Sana bunun olanaksız olduğu söylemiştim.”

Paule yüzünden mi? Ama mademki o seninle gelmek istemiyor, benim gelmemde bir sakınca yok demektir.”

Yo hayır; onu çok mutsuz eder bu!”

Söyleme o zaman!”

Bu çok büyük bir yalan olur.” Gülümsedi: “Üstelik de hemen öğrenir.”

Yani sırf o üzülmesin diye, bu kadar çok istediğim bir şeyden mahrum mu edeceksin beni?”

Bunu gerçekten o kadar çok istiyorsun demek.”

İnsanın bol bol tıkınabileceği, güneşli bir ülke; gitmek için canımı veririm!”

Savaş yıllarında çok mu açlık çektin?”

Hem de nasıl! Ama doğrusu bu konuda annem müthişti! Bize bir kilo mantar ya da bir parça et getirebilmek için bisikletle 80 kilometrelik yol teperdi. Ama yine de pek bir şey değişmezdi. Bu yüzden olmalı ki bana tayın torbasını veren ilk Amerikalıyla çılgınca dağıttım!”

Amerikalıları bundan dolayı mı o kadar çok seviyorsun.”

Evet, başlangıçta eğlendiriyordu bu beni.” Omuz silkti: “Şimdi artık tadı kaçtı, ciddi oldular... Artık hoşuma gitmiyor. Paris yine kasvetli oldu.” Henri’ye yalvaran bir ifadeyle bakıyordu: “Ne olur götür beni de.”

Hatırını kırmak hiç istemezdi doğrusu. Bir insana gerçek bir mutluluk tattırmak öylesine güzeldi ki! Ama böyle bir şeyi Paule’e nasıl kabul ettirebilirdi?

Şimdiye kadar bu tür serüvenlere hiç girmemiş değilsin ki! Paule hangisine ses çıkarttı?”

Bunu sana kim anlattı?”

Nadine sinsi sinsi güldü: “Erkek başkalarıyla yaşadığı aşklardan söz ederse, kadın da fazlasıyla gevezelik eder!”

Evet doğruydu; Henri, Paule’e bazı maceralarını anlatmıştı. Paule de onu büyük bir yücelikle bağışlamıştı. Bu seferki zorluk şuydu: Ya istemediği bir yalana sürüklenecek ya da gözünün yaşına bakmadan özgürlüğünü isteyecekti. Buna da cesareti yoktu. Mırıldandı:

Seninle bir aylığına gitmek başka şey ama.”

Döner dönmez ayrılırız. Ben seni Paule’den ayırmak filan istemiyorum ki!” Nadine küstahça güldü: “Gezmek istiyorum, hepsi o kadar.”

Henri bir an duraksadı. Ona gülümseyen genç bir kadınla, yabancı bir ülkenin sokaklarında dolaşmak, güzelim kafelerin teraslarına oturmak... Akşamları ise otel odasında onun ılık ve taze bedenine sokulmak... Evet, çok çekici bir düşünceydi bu! Mademki Paule’le bağlarını koparmaya kararlıydı, beklemekte ne yarar vardı? Geçen zaman hiçbir şeyi halletmiyordu. Aksine!...

Bak dinle,” dedi. “Sana söz veremem. Bunun bir söz olmadığını iyice koy aklına. Paule’le konuşmayı bir deneyeceğim. Bir yolunu bulursam, seni yanıma alırım.”


 


 


 


Sepet Devam
Boş
Editörden Haftanın Önerisi
İktidarı Anlamak

Noam Chomsky
İktidarı Anlamak
Bgst Yayınları
Ayın Yayınevi


Cumhuriyet
Para Birimleri
Alışverişleriniz 256-Bit SSL GlobalSign SecureSite Güvenlik Sertifikası ile korunmaktadır.
Satış Destek
Telefon (11:00 - 18:00): (312) 419 93 10 - 11 Faks: (312) 425 65 32
E-Posta: imge@imge.com.tr
Adres: Konur sk. No: 17 Kızılay / Ankara

İmge Kitabevi © 2004

Ana Sayfam Yap  |  Sık Kullanılanlara Ekle

Parse Time: 0.675s